TOP
h

Boğaziçi Asya Araştırmaları Merkezi

Japonya ve Çin

Japonya-Çin İlişkileri: Pragmatizm ve Güvensizlik Sarmalında Süreklilik

Geçtiğimiz yıl ağustos ayında imzaladıkları Barış ve Dostluk Anlaşması’nın 40. yılını kutlayan Japonya ve Çin, 2010 yılının eylül ayından beri gergin devam eden ikili ilişkilerini “normale” döndürmek için yeni bir başlangıç yapmaya karar verdiler. “Normalleşme” terimi, Japonya ve Çin arasındaki politik ilişkilerin yeniden kurulduğu

29 Eylül 1972 tarihli Ortak Bildiri imzalanırken seçilmiş bir yaklaşımdı. II. Dünya Savaşı’nın ardından, Soğuk Savaş Dönemi ve Kore Savaşı’nın etkisiyle Japonya’nın, Çin temsilcisi olarak Çin Halk Cumhuriyeti yerine Tayvan ile barış anlaşması imzalaması esasen anormal bir durum oluşturmaktaydı. Çünkü Japonya ve Çin arasında geçen savaş ve sebep olduğu zararın tamamı Çin Halk Cumhuriyeti topraklarında oluşmuştu. Normalleşme terimi o dönemden beri popülerliğini kaybetmeden, iki ülkenin ilişkilerini iyileştirme girişimleri için akademik çevreler ve araştırmacılar tarafından kullanılmaya devam etmektedir. Bu durum akla iki soru getirmektedir: Japonya ve Çin imzaladıkları anlaşmaya rağmen ikili ilişkilerini neden normale çevirememiştir? Ve Japonya ile Çin arasında ikili ilişkilerin normale dönmesi ne demektir? Bu analiz bu sorulara cevap arayacaktır.

Japonya ve Çin arasındaki ilk diplomatik ilişkiler, Çin’de Han İmparatorluğu (MÖ 206- MS 220) ile Japonya’da Yayoi Dönemi (MÖ 300- MS 300)’ne kadar geri gitmektedir. Bu tarihten günümüze kadar uzun bir döneme yayılan ilişkiler; zaman zaman politik, kurumsal, dinsel kültür/adetlerin değişimi açısından yoğun, genellikle daha eski ve gelişmiş Çin’den Japonya’ya doğru hareket etmiştir. Özellikle Japonya’nın Çin’in etkisinden biraz sıyrılarak kendine özgü kültürel gelişimini gerçekleştirdiği 9. yüzyıldan itibaren iki ülke arasındaki ticaret ilişkileri, kültürel ve politik ilişkilere kıyasla daha yakın ve sürekli olmuştur. Tokugawa Ieyasu’nun 1639 yılı ile “İzolasyon Politikası” uyguladığı süreçte dahi Çin ve Japonya arasındaki ticari ilişkiler Nagasaki Limanı üzerinden devam etmiştir. Bu ticari ilişkiler; 1300-1900 yılları arasına tarihlenen ve ticaret imtiyazları üzerine kurulu Çin merkezli Ming-Qing Fidye Sistemi döneminde Çin lehine, 1894-95 yılında yapılan Çin-Japon Savaşı’nın ardından ise galip Japonya lehine işlemiştir. Japonya’nın Çin karşısında aldığı galibiyetten II. Dünya Savaşı’nda aldığı yenilgiye kadar tüm ticaretinin %20’sini, Çin ile olan ticareti oluşturmuştu. Japonya’nın Çin ile ticari ilişkileri Japonya’nın avantajına olan anlaşmalarla şekillenmiş, bu ticaret ve imtiyazlar Japonya’nın askeri gücü ile korunup desteklenmişti. Japonya’nın bahsedilen yenilgisi ile bu teşebbüs ve kurumlar tamamen ortadan kalkmış, savaş sonrası ekonomik ilişkiler sıfırdan başlamıştır.

Japonya ve Çin arasındaki güncel ilişkileri şekillendiren yönelimlerin ve hatta sorunların arkasında, Çin-Japon Savaşı’ndan II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar geçen sürede Japonya’nın Doğu Asya Bölgesi’ndeki yayılmacı/işgalci davranışları ile Çin’in çok uzun bir dönem bu bölgenin politik, kurumsal, kültürel ve ticari açılardan üstün ülkesi olmasının etkileri vardır. Güncel Japonya ve Çin ilişkileri yukarıdaki etkiler göz önüne alınarak basit bir formülasyon üzerinden açıklandığında ortaya sürekli kendini tekrar eden ve bir sarmala benzeyen şu 2 model çıkmaktadır: dışsal faktörlerin iki ülke için zorlayıcı ve işbirliğini zorunlu bıraktığı durumlarda pragmatik bir yaklaşımla ticaretin öne çıkarıldığı, bölgesel işbirliğine vurgu yapılan model ve dışsal şartların/küresel konjonktürün bu iki ülkenin işbirliğini gerektirmediği veya özelde Japonya açısından güvenlik içerikli bir sıkıntı yaratmadığı durumlarda vurgu yapılan, çözülemeyen sorunlar ve karşılıklı tırmanan güvensizlik duygularının öne çıkarıldığı model. Bu iki model esasen Uluslararası İlişkiler çalışmalarında sıklıkla vurgulanan ve Doğu Asya Bölgesi ilişkilerine de uygulanan çatışma ve işbirliği tartışmaları ile paraleldir. Fakat Japonya ve Çin ilişkilerinde bu iki yaklaşımın ayırt edici özelliği; bu iki modelin bir tanesi ön plana çıkarken diğerinin de geri planda varlığını sürdürüyor olması ve hangi modelin ön plana çıkacağını genelde dış konjonktürün ve bölgesel güvensizliğin belirlemesi açısından bu ilişkilerin; dış faktörlere karşı savunmasız yapısıdır.

Aşağıda iki örnek durum olarak verilen; Japonya-Çin ilişkilerinin normalleşmesi süreci ve son bir yılın Japonya-Çin ilişkileri, bahsedilen iki davranış modelinin aradaki zaman farkına rağmen kendini bu ikili ilişkilerde nasıl tekrarladığını göstermektedir.

İlk örnek olarak; Japonya ve Çin politik ilişkilerinin normalleşmesi dış faktörlerin etkisi ile olmuştur. Amerikan Başkanı Richard Nixon’un 1969 yılında Vietnam ve Doğu Asya’dan kısmen çekilme ve Çin ile diplomatik ilişkilerini normalleştirme girişimleri karşısında Japonya, Çin ile diplomatik ilişkilerini normalleştirmek için adım atmıştır. Japonya’nın bu adımı atma sebeplerinden biri, Nixon’un bahsedilen yaklaşımı ile paralel 1972 yılında Okinawa Adası’nın Japonya’ya iadesi ve Tayvan’ın Japonya güvenliği için önemli bir hale gelmesidir. Çünkü Çin-Amerika ilişkilerinin normalleşmesi ile Tayvan konusunda belirsizlik oluşacaktır. Ayrıca Amerika’nın bölgeden kısmi çekilme kararı yine ülke güvenliğini Amerika’ya teslim eden Japonya için bir tehdit/sorun oluşturmuştur ve Japonya bölgesel güvenliği de düşünerek Çin ile ilişkilerin normalleşmesi için adım atmak zorunda kalmıştır. Günümüze de yansıyan Senkaku Adaları sorunu ve/ya Japonya’nın savaş suçları için özür dilemesi beklentileri, dönemin 1969 Çin-Sovyet gerginliği, Nixon’un doları altın standartından çekmesi ve 1973 yılı petrol şoklarının etkisiyle fazla büyütülmeden arka plana itilmiş, ticaretin ve işbirliğinin ön plana çıkarılmasına neden olmuştur. O dönem Çin için Sovyetler Birliği’ne\hegemonyasına karşı bölgede kendisine destek bulmak ve ülkesine teknik/maddi yatırım çekmek, Japonya ile olan tarihsel/bölgesel sorunlardan daha öncelikliydi ve pragmatik bir yaklaşımdı. Japonya açısından da bölgede bir güvenlik sorunsalı oluşmaması ve devasa Çin pazarına mal satmak o dönemde daha pragmatik bir yaklaşımdı. Ama iki ülke arasındaki savaş döneminin ve adaların oluşturduğu sorunlar ön plana çıkmasa da ikili ilişkileri arka planda etkileyerek, Barış ve Dostluk Anlaşması’nın 6 yıl süren zorlu bir müzakere sürecinin ardından imzalanmasına sebep olmuştur.

Japonya 2011 yılından itibaren, Barrack Obama’nın Asya’ya Yöneliş (Pivot to Asia) yaklaşımı ve Amerika’nın bölgesel örgütsel işbirliklerine önem veren yapısı sebebiyle bölgesinde kendisini daha fazla güvende hissederek daha özgüvenli bir dış politika izlemişti. Japonya’nın savaş döneminde ölen askerlerini ziyareti, tarih kitaplarında savaş dönemi davranışlarını olumlu/gerekli gösteren yaklaşımları, hiçbir Japon başbakanının 7 yıl Çin ziyareti yapmaması bu yaklaşımın göstergeleridir. Bu dönemde Çin ile aradaki tansiyonun yükseldiği ve hatta bazı araştımacılar tarafından 2012 yılının Japonya-Çin ilişkileri için bir dip noktası olarak gösterildiğine dikkat edilmelidir. Bu dönem Çin tarafının da bölgede ve özellikle Güney Çin Denizi’nde daha iddialı bir yaklaşım izlediği, Japonya ile arasındaki çözülemeyen sorunları gündeme getirdiği bir dönemdir. Ayrıca, Çin bu dönemde tarihsel İpek Yolu’nu hem denizden hem karadan canlandırmaya yönelik OBOR (One Belt One Road) girişimi ve Güney Çin Denizi’ndeki sorunlarda davranışlarıyla, kendi bölgesinde “Barışçıl Yükselme” yaklaşımından daha iddialı kendine güvenen bir dış politikaya geçtiğini göstermektedir. Diğer taraftan, bu dönemin hemen öncesinde 2007 yılında Çin ilk defa Amerika’yı geçerek Japonya’nın en büyük ticaret ortağı durumuna gelmiştir ve Japonya da Amerika’nın ardından Çin’in ikinci ticaret ortağıdır. Yaşanılan bu güvensizlik ve sorunlar ön planda olsa bile geri planda ticaret ilişkileri/hacmi artmaya devam etmektedir.

Günümüz Japonya-Çin ilişkilerinde küresel/bölgesel konjonktür, 7-8 yıllık gerginliğin ardından geçen ağustos ayında meydana gelen yakınlaşma adımlarında yine ilk belirleyici olmuştur. Donald Trump Dönemi ile birlikte Amerika, aynı Nixon dönemine benzer şekilde, önce TPP (Trans Pacific Partnership) girişiminden çekilmiştir. Ardından bölgesel örgütlerden ziyade ikili ülke ilişkileri ve ticaret anlaşmalarına ağırlık vereceğini belirtmiştir. Son olarak bu döneme damgasını vuran Amerika-Çin ticaret savaşları ve Çin’in daha özgüvenli dış politikaları Japonya’yı bölgede insiyatif almaya ve işbirliğine zorlayan nedenlerdendir. Japonya aslında Amerika’nın TPP’den çekilişinden sonra bu girişim için liderlik yapma ve bölgede etkisini arttırma girişimlerinde bulunmaktadır. Aynı zamanda Amerika ile ortak yürüttüğü FOIP (Free and Open Indo-Pacific Strategy) planı ile tarihi İpek Yolu’nun deniz güzergahı üzerinde girişimlerde bulunmaktadır. Ama Amerika’nın bölgede etkisinin zayıflaması ve Kuzey Kore’nin sebep olduğu nükleer silah kaynaklı güvenlik sorunları Japonya ve Çin işbirliği, yakınlaşması için itici nedenlerdir. Bu sebeple ilişkilerde yeniden “normalleşme” yani aslında işbirliğinin kuvvetlendirilmesi bu dönemin ön plana çıkan yaklaşımıdır. Ama bu durum savaş dönemi ve tarihsel hatıralardan kaynaklı sorunların çözümünü beraberinden getirmemekte sadece üzerini bir süreliğine örtmektedir.

BAAM Misafir Yazarı

srplcolak@gmail.com