TOP
h

Boğaziçi Asya Araştırmaları Merkezi

nato

Yeni Soğuk Savaşa Doğru: Yükselen Çin, ABD ve NATO

Dünya yeni bir soğuk savaşa doğru mu ilerliyor? Yoksa “Yeni Soğuk Savaş” zaten başladı mı? BAAM Akademik Koordinatörü Dr. Haşim Türker son kitabında, Soğuk Savaş sonrası NATO’nun stratejik dönüşümünü, ABD-Çin rekabetinin NATO’ya etkilerini ve yeni soğuk savaşın parametrelerini ele aldı.

 

Soğuk Savaş Sonrası Dünya

İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaklaşık yarım yüzyıl süren bir güç dengesi Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle bir anda ortadan kalkmıştır. Böylece Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) gibi iki denk gücün birbirine karşı savunma pozisyonunda olduğu bir ortamdan ABD’nin tek süper güç olduğu bir dünya sistemine geçiş söz konusu olmuştur. Bu yeni dünyada “savunma” kavramı yerini “güvenlik” kavramına bırakmaya başlamıştır.

Soğuk Savaş sonrası 1990’lı yıllar ABD’nin gücünü konsolide etmek ve hegemonyasını sağlamlaştırmak amacıyla inisiyatifler geliştirdiği yıllar olmuş, bu kapsamda önceliği yaşlı kıta Avrupa olmuştur. ABD bir taraftan Avrupa Bütünleşmesini desteklerken diğer yandan NATO’nun aynı düzlemde genişlemesine önem vermiş ve eski(meyen) düşman Rusya ile ilişkileri ön planda tutmuştur. Eski Varşova Paktı üyesi Sovyet uydusu devletlerin NATO’ya üye yapılması konusunda ciddi bir başarı elde eden ABD, aynı başarıyı Rusya’nın dost ve müttefik hâline getirilmesi konusunda sergileyememiştir.

 

11 Eylül Sonrası Uluslararası Güvenlik Ortamı

Soğuk Savaş sonrası dönemin kuşkusuz en belirleyici olayı 11 Eylül saldırıları olmuştur. Bu saldırılar neticesinde NATO ilk defa ortak savunmayı öngören 5’nci Maddesini devreye sokmuştur. Konjonktürü değerlendiren ABD, saldırıları Ortadoğu’daki hegemonyasını sağlamlaştırma kapsamında araçsallaştırmış ve önce Afganistan’ı daha sonra da Irak’ı işgal etmek suretiyle bölgede fiili olarak varlık göstermeye başlamıştır. ABD’nin bu bölgelere yerleşmesi liderliğini yaptığı NATO’nun da bu bölgelere ilgisini artırmış ve NATO bu dönemde ilk defa alan dışı harekât ve misyonları icra etmeye başlamıştır.

ABD’nin Afganistan ve Irak’ın işgali kapsamında ortaya koyduğu aşırı çaba ve başta öngörülen hedeflere ulaşma konusundaki başarısızlık hem Batı ittifakında birtakım kırılmalara hem de ABD’nin ekonomik ve siyasi anlamda yıpranmasına neden olmuştur. Bunu fırsat olarak gören ve 2000 yılından itibaren Putin liderliğinde iç siyasette görece istikrarı sağlayan ve dış politikada da daha iddialı bir tutum takınan Rusya 2008 yılında Gürcistan’ın Osetya ve Abhazya bölgelerini işgal etmek suretiyle revizyonist gündeminin ilk somut adımını atmıştır. 2014 yılında Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’nın doğusunu işgali ile Rus revizyonizmi bütün dünyada endişe yaratır bir hâle gelmiştir.

 

Asya-Pasifik’te Değişen Dengeler ve Çin’in Yükselişi

Batı yarıkürede tüm bunlar olup biterken doğu yarıkürede nispî bir istikrar gözlenmiştir. Bahse konu nispî istikrar neticesinde başta Çin Halk Cumhuriyeti olmak üzere Asya-Pasifik bölgesinde ekonomik büyüme dünyanın diğer bölgelerini geride bırakmıştır. Bu çerçevede Dünya Bankası verilerine göre, Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1991 yılından 2015 yılına kadar dünya ekonomisi yaklaşık 2 kat, ABD ekonomisi yaklaşık 1,8 kat büyürken Çin ekonomisi yaklaşık 10 kat büyüme göstermiştir. Aynı dönemde Avrupa Birliği (AB) üyesi devletlerin ekonomileri 1,5 kat, Kuzey Amerika kıtasındaki devletlerin ekonomileri 1,8 kat büyürken Asya-Pasifik bölgesindeki devletlerin ekonomileri 2,6 kat büyümüştür. Görüldüğü gibi yaklaşık 10 kat büyüyen Çin, Asya-Pasifik bölgesinin büyümesinde dinamo rolü oynamıştır.

Afganistan ve Irak’taki başarısızlıklar, Avrupa’nın önde gelen devletleriyle ortaya çıkan görüş ayrılıkları, Rusya’nın revizyonizmi ve ekonomik alanda ortaya çıkan krizlerin neticesinde ABD ilgisini Asya Pasifik bölgesine yöneltmiştir. Obama yönetimi göreve başladığı 2009 yılından itibaren stratejik yeniden dengeleme ve pivot kavramlarını kullanarak bölgenin ABD dış politikasında en ön sırada yer alacağını açıkça ifade etmekten kaçınmamıştır. Bununla birlikte, aslında Asya-Pasifik’e yönelik ilginin Bush döneminde başladığını ifade etmek gerekir. Zira, Bush döneminde Asya-Pasifik bölgesindeki askerî güç seviyesi artırılmış, Güney Kore ile bir serbest ticaret anlaşması imzalanmış, Transpasifik Ortaklık Anlaşması’nın müzakereleri başlatılmış, Hindistan ve Filipinler ile ilişkilerin güçlendirilmesi için çalışmalar yürütülmeye başlanmıştır. Tüm bu girişimler Obama döneminde daha da güçlendirilmek suretiyle ABD dış politikasının öncelikleri arasında yer almaya başlamıştır.

 

Yeni Soğuk Savaşa Doğru

Bugün dünyada son dönemde ortaya çıkan gelişmeler neticesinde bazı gözlemciler Soğuk Savaş sonrası dönemin 2013 yılı sonlarından itibaren ciddi bir değişime uğradığını ve tek kutuplu düzenin 2014 yılı itibariyle sona erdiğini iddia etmektedirler. Bazıları bu tarihi Rusya’nın Gürcistan’a yönelik işgal harekâtını gerçekleştirdiği 2008 yılına kadar götürmektedir. Zira 2008 yılında sadece Rusya ilk revizyonist girişimini gerçekleştirmemiş ayrıca ABD’yi ve dünyayı sarsan büyük bir ekonomik kriz baş göstermiştir. Dünya siyasetindeki temel değişikliğin bir diğer göstergesi de Çin’in Doğu ve Güney Çin Denizi’ndeki iddiaları kapsamındaki fiili girişimleri olmuştur.

2000’li yılların sonları itibariyle şu açık bir biçimde ortaya çıkmaya başlamıştır: ABD’nin tek başına parametreleri belirleme gücüne sahip olduğu tek kutuplu düzen sona ermekte ve yeni bir dönem bütün belirtileriyle ortaya çıkmaktadır. Bu yeni düzende en başta gelen aktörlerden biri de kuşkusuz Çin’dir ve yeni mücadele alanı da Asya-Pasifik bölgesidir.

Çin’in küresel ekonomik bir güç olarak ortaya çıkışı ve uluslararası düzene tam entegrasyonu Avrupa ve ABD’yi 21’nci yüzyılın başında en fazla zorlayan olgulardan biri olmuştur. Çin, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)’ne üye olduğu 2001 yılında henüz sınırlı imkânları olan bir aktör olarak görülmekteydi. Ancak takip eden 15 yıl içinde Çin benzeri görülmemiş bir atılım göstererek Gayri Safi Yurtiçi Hasılası (GSYİH)’nı sekize katlamış ve kendisini 21’inci yüzyılın küresel ekonomik büyüme motoru hâline getiren gelişmeyi göstermiştir. Bu gelişme Çin’i ekonomik büyüklük açısından altıncı sıradan ABD’nin ardından ikinci sıraya yerleştirmiştir.

Dünya Bankası verilerine göre 2014 yılında Çin satın alma paritesine göre toplam küresel GSYİH’nin %16,6’sına sahiptir, Eurostat verilerine göre de dünya ticaretinin %13,5’i Çin tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu durum her geçen gün Çin lehine gelişme göstermektedir.

Görüldüğü gibi Çin 2001 yılından itibaren gösterdiği inanılmaz ivme ile ekonomik gelişiminde ciddi bir mesafe kat etmiştir ve bu ivmeyi devam ettireceği öngörülmektedir. 2030 yılına yönelik yapılan tahminler göstermektedir ki, diğer büyük devletlerin de ortaya çıkışıyla birlikte “tek kutuplu düzen” sona ermektedir. Ancak ABD diğer büyük güçler içinde primus inter pares (eşitler arasında birinci) olma özelliğini bir süre daha korumaya devam edecek gibi görünmektedir.

Dünya üzerindeki güç dağılımında tek ayrım ABD ve diğer büyük güçler arasında gerçekleşmemektedir. Aynı zamanda Kuzey Amerika ve Avrupa’nın da ağırlığı azalmakta ve bu anlamda dengeyi Asya sağlamaktadır. Asya ülkelerinin önümüzdeki on yıl içinde GSYİH, nüfus büyüklüğü, askerî harcamalar ve teknolojik yatırım açısından Kuzey Amerika ve Avrupa’nın toplamını geçecekleri tahmin edilmektedir.

 

Büyük Güç Rekabeti

Dünyanın hâlihazırdaki en güçlü devleti pozisyonunda bulunan ABD bu gelişmeleri yakından takip etmekte ve kaçınılmaz gördüğü bu değişimi kendi kontrolü altında gerçekleştirmek istemektedir. Her değişim sancılı gerçekleşir ve dünya güç dengesinde gerçekleşmesi beklenen böylesi büyük bir değişimi bir depreme benzetirsek büyük bir fayın kırılması ile ortaya çıkacak enerjinin ABD ve Çin de dâhil olmak üzere bütün dünyada çok yıkıcı bir etki yaratacağı bütün tarafların tespit ettiği bir husustur. Bu nedenle her iki taraf da ortaya çıkacak enerjinin kademeli sarsıntılarla atlatılması için gayret gösterme eğilimi içinde görülmektedir.

Bunu bir Soğuk Savaş olarak adlandıramasak da bir “serin savaş” olarak nitelendirmek mümkündür. Ne ABD ne de Çin birbirlerine açıkça meydan okumamaktadırlar. ABD, kendi ulusal kimliğinin ve ülkesel bütünlüğünün bir rakip/düşmana ihtiyaç duyduğunun bilinci içinde Çin’in yükselişini hem desteklemekte hem de temkinli bir şekilde yakından izlemekte, bununla birlikte bunu elinden geldiğince yavaşlatmaya gayret etmektedir.

Ayrıca ABD, yükselen güçlerin başarılı olduklarında değil daha çok başarısız olduklarında daha saldırgan oldukları olgusunun farkındadır. Diğer yandan Çin ise ABD ile karşılaştırıldığında hâlâ birçok eksiğinin bulunduğu gerçeğinin farkındalığı içinde aşırı hareketlerden kaçınmakta, büyümesini ve dünyanın ikinci kutbu olma yolundaki gayretini büyük bir stratejik sabırla sürdürmeye çalışmaktadır.

Dünya tarihine bakıldığında yeni büyük güçlerin siyaset sahnesine çıkışları her zaman biraz sorunlu olagelmiştir. Ancak günümüz dünyasında devletler ve toplumlar birbirlerine öylesine bağımlı hâldedirler ki yeni bir gücün ortaya çıkışının sorunlu olması hâlinde ortaya çıkan yeni güç de bundan fazlasıyla negatif etkilenmek durumunda kalacaktır. Örneğin ABD ile Çin arasındaki ticaret hacmi 2007 yılında 387 milyar dolar iken bu miktar 2016 yılında 648 milyar dolara ulaşmış (söz konusu ticarette ABD’nin  309 milyar dolarlık bir açığı bulunmaktadır), Çin’in elinde bulundurduğu ABD devlet tahvillerinin büyüklüğü Çin’i ABD’nin bir sıkıntıya girmesinden endişe eder hâle getirmiştir.

Görüldüğü gibi dünya yeni bir döneme hızla ilerlemektedir. Değişimin doğasını belirleyecek en önemli aktörlerden biri de Çin’dir. Sona ermekte olan mevcut düzenin sahibi olarak ifade edebileceğimiz ABD’nin de kaçınılmaz bulduğu bu değişimin nasıl gerçekleşeceği sorusu önümüzdeki döneme damgasını vuracaktır.

Değişim kuşkusuz tüm dünyayı etkileyecek büyüklüktedir ve bu değişimin ABD liderliğindeki NATO ittifakını etkilememesi imkânsızdır. ABD, en azından şimdilik NATO’ya olan ortak savunma taahhüdünden vazgeçmiş değildir. Ancak, ABD’nin ilgisini Avrupa’dan uzaklaştırması kuşkusuz Avrupalı devletlerin savunma harcamalarını artırmalarını gerekli kılacaktır. Bir diğer sonuç da Avrupa Birliği (AB)’nin savunma konusunda daha fazla iş birliği ihtiyacı duyması olacaktır. ABD’nin Asya-Pasifik bölgesine odaklanmasının hemen görünür hâle gelen üç temel sonucu olmuştur. İlk olarak, Avrupalılar kendi arka bahçelerinin istikrarını sağlamak için artık eskiden olduğu gibi ABD desteğine çok fazla dayanamayacaklardır. İkinci olarak, eğer NATO Asya-Pasifik’teki ortaklıklarını güçlendirmeye karar verirse, mevcut ortaklık politikasını kapsamlı biçimde yenilemesi gerekecektir. Üçüncü ve son olarak eğer NATO genelde küresel bir güç olmak, özelde de Asya-Pasifik bölgesinde bir oyuncu olmak isterse deniz gücü, özel harekât, siber savunma gibi yeteneklerini geliştirdiği takdirde küresel ortakları açısından gerçek anlamda güvenilir bir ortak hâline gelebilecektir.

 

NATO’nun Dönüşümü

ABD Başkanı George Washington görevden ayrılırken yaptığı konuşmada ABD’nin daimî nitelikteki uluslararası ittifaklardan uzak durması gerektiğini söylemiş ve ABD de bu öneriyi 1949 yılında NATO kurulana kadar dikkate almıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyet yayılmacılığı ve askerî gücü karşısında Avrupa’yı korumak için NATO’nun kurulması ile ABD’nin yaklaşık 150 yıl boyunca sadık kaldığı daimî ittifaklara katılmama tutumu değişmek durumunda kalmıştır. Kuzey Atlantik Antlaşması her ne kadar bir düşman zikretmemiş olsa da Sovyetler Birliği’ne karşı olduğu açıktı. Sloan’a göre, bu antlaşmanın hayata geçirilmesi iki boyutlu bir görüş birliği ile mümkün olabilmiştir. Anlaşmanın birinci boyutu ABD’nin Avrupalılara savaşın yıkımının ekonomik etkilerinin üstesinden gelme konusunda yardımcı olmasını içermekteydi. İkinci boyut ise Avrupalıların kendi aralarında organize olmaları durumunda ABD’nin Sovyetler’e karşı Avrupa’yı savunmasını içermekteydi. Birinci boyutun Marshall Planı ile yürürlüğe girmesi mümkün olmuş, ancak Avrupalı devletlerin savunma konusunda kendi aralarında bir araya gelmeleri mümkün olmamıştır. Böylece Avrupa’nın savunması ABD’nin nükleer gücüne ve batı Avrupa’nın büyük bölümündeki konvansiyonel kuvvetlere dayanmaya başlamıştır.

Amerikan askerî varlığının azami seviyeye çıktığı 1953 yılında ABD’nin Avrupa’da 450 bin askeri görev yapmış, bu sayı 1990’ların başında 100 bine 2010’larda ise 60 bin seviyesine kadar gerilemiştir.

Gelinen bu noktada ABD’nin NATO üzerindeki etkisi yıllar içinde tartışmasız hâle gelmiş ve hem askerî hem de siyasi olarak ABD dış politika yapıcılarının temel bir aracı hâline gelmiştir. Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında ABD’nin Avrupa odaklı dış politikası da bu durumu pekiştirmiştir. Göreve gelen yönetimlerin NATO’yu bir araç olarak kullanması konusunda bir değişiklik yaşanmazken kullanım tarzları değişiklik göstermiştir. Bu kullanım tarzları maksimalist, ılımlı ve minimalist olmak üzere üçe ayrılabilir. Maksimalist yaklaşımda NATO bir güvenlik aracı olarak görülmüş, ılımlı yaklaşımda siyasi bir araç ve minimalist yaklaşımda ise kültürel bir araç olarak ele alınmıştır.

Bu kapsamda, ABD’nin dış politikasında ortaya çıkan gelişmeler NATO’nun stratejilerine de yansımıştır. Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin Balkanlar, Irak, Ortadoğu, Afganistan, Libya ve Asya Pasifik bölgesine yönelik dış politikasının yansımalarını NATO’nun stratejik konseptlerinde ve zirvelerinde alınan kararlara aynen yansıması da göstermektedir ki NATO’yu inceleyen her çalışma için ABD dış politikasının da incelenmesi zaruri hâle gelmektedir.

 

Cevap Aranan Sorular

Bu çerçevede, eski bir deniz subayı olan, NATO konusunda oldukça tecrübesi bulunan, aynı zamanda İtalya’nın Roma şehrindeki NATO’nun en üst düzey eğitim kurumu NATO Savunma Koleji’nin bir mezunu olan ve halihazırda Boğaziçi Asya Araştırmaları Merkezi’nde Akademik Koordinatörü olarak görev yapan Dr. Haşim Türker tarafından yazılan kitapta aşağıdaki soruların cevapları aranmıştır.

  • Soğuk Savaş sonrasında uluslararası güvenlik ortamında ne gibi değişiklikler ortaya çıkmıştır? Bu değişiklikleri en iyi ortaya kuran kuramsal çerçeve nedir?
  • Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun stratejisinde ne gibi bir değişim ortaya çıkmıştır? NATO’nun stratejisindeki değişimde ABD’nin rolü nedir?
  • ABD’nin Soğuk Savaş sonrasındaki dönemde genelde dış politikasında, özelde ise NATO ve Asya-Pasifik bölgelerine ilişkin bakışında ne gibi değişiklikler ortaya çıkmıştır?
  • ABD ve Çin arasındaki potansiyel gerilim alanları nelerdir?
  • NATO’nun Asya-Pasifik bölgesine ilişkin yaklaşımı nedir? NATO’nun başta Çin olmak üzere bölge devletleri ile arasındaki ilişkinin boyutları nelerdir?
  • NATO’nun önümüzdeki dönemde Asya-Pasifik bölgesinde hangi seviyede varlık göstermesi beklenebilir? ABD’nin Asya-Pasifik bölgesine olan ilgisi NATO’yu ileride nasıl etkileyebilir? Çin’in yükselen gücü karşısında NATO nasıl stratejiler geliştirebilir?

 

Bu arayış kapsamında;

Kitabın birinci bölümünde, Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan yeni güvenlik ortamı kuramsal çerçevede irdelenmiş ve çağdaş uluslararası siyasi sisteminin en çok hangi kuramdan etkilendiği sorusuna yanıt aranmıştır. Ayrıca son yıllarda ortaya çıkan güvenlik yönetişimi kavramı irdelenmiştir.

İkinci bölümde, Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun dönüşümü, güvenlik stratejisinin gelişimi esas alınarak ele alınmıştır. Bu bölümde Soğuk Savaş dönemi de dahil olmak üzere NATO’nun kabul ettiği stratejik konseptler ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Bu konuda sayılı Türkçe yayın olduğu göz önüne alındığında, bu bölümün NATO’ya ve NATO’nun dönüşümüne ilgi duyan okurlar için değerli ve güncel bilgiler içerdiği söylenebilir.

Kitabın üçüncü bölümünde, Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun ve Asya-Pasifik bölgesinin ABD’nin dış politikasındaki konumu ele alınmıştır. Bu çerçevede, Soğuk Savaş sonrasında ABD dış politikasındaki değişim açıklanmış, daha sonra ABD ve Çin’in güvenliğe yaklaşımları incelenmiştir. Üçüncü bölümün son kısmında ABD ve Çin arasında çatışma yaratma potansiyeline sahip önde gelen anlaşmazlıklar sıralanmıştır.

Kitabın dördüncü ve son bölümünde ise NATO’nun başta Çin olmak üzere Asya-Pasifik Bölgesi’ndeki devletlerle geliştirdiği ilişkiler incelenmiştir. Bu kapsamda, NATO’nun küresel angajmanları ayrıntılı biçimde incelenmiş ve okur için en güncel bilgiler ortaya konulmuştur. Kitabın son bölümünde, yukarıda sıralanan sorular, elde edilen veriler ışığında tek tek cevaplanmaya çalışılmış ve ileriye dönük bir vizyon ortaya konulmuştur.

Ülkemizde her ne kadar NATO ve Çin’e yönelik ilgi ve merak yoğun olsa da bu konuda Türkçe yazılmış kitap sayısı maalesef hala çok sınırlı. Bu yüzden Çin’in yükselişinin ABD, NATO ve Batı İttifakı üzerinde oluşturabileceği etkileri anlamak ve anlamlandırmak için bu kitabı okumanızı öneriyoruz.

 

Kitap Adı: Yeni Soğuk Savaşa Doğru: Yükselen Çin, ABD ve NATO

Yazar: Haşim TÜRKER

Yayınevi: Cinius Yayınları

Yayın Tarihi: 2019 Ocak

Sayfa Sayısı: 451 sayfa

 

* Yazıyı PDF formatında indirmek için tıklayınız.

** Kitap siparişi vermek için tıklayınız.